edebiyat blogu

26 Mayıs 2017

Tersine Dünya Kitap Yorumu


    Kitap, erkeklerin ve kadınların “toplumsal cinsiyet” bakımından yer değiştirmesini anlatıyor. Hemen yazının başında, kitabın ilk sayfalarından bir alıntı yaparsam daha hoş anlaşılır:

    “Gene kavga mı olacaktı mahallede? Gene bıçaklar çekilip analar birbirlerini mi vuracaklar? Çocuklar anasız kalacak, ev hizmetlerinden başkasını bilmeyen babalar çocuklarını geçindirmek için el kapılarında iş mi arayacaklardı?
    El kapıları…
    Hiç kimse, el kapılarında çalışan babalara namuslu gözüyle bakmazdı. Böyle erkekler ‘o biçim’di.”

    Tersine Dünya, Orhan Kemal vefat ettikten sonra kitap olarak basılmış bir eser. “Pardon” isimli bir mizah dergisinde tefrika edilmiş, daha sonrasında kitaplaştırılmış. Geçen akşam katıldığım, kitap üzerine gerçekleşen söyleşide Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy “Neye gülüyoruz?” sorusunu sordu. Roman yalnızca toplumun yarattığı cinsiyetlerin bilinçaltımıza ne kadar işlediğini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda bir erkeğin kadın gibi davranmasının tam tersi olan durumdan daha komik geldiğini fark etmemizi sağlıyor. Zihnimize kazınmış “güçlü erkek” modeli; bulaşık yıkayan, karısından korkan, namusuna önem veren “güçsüz kadın” modeline dönüşüyor. Erkeklerin dedikodu ya da ev işi yaptığı kısımlarda istemsizce gülerken bunun farkında bile değiliz belki de.
    Romanın tiyatro oyunu da mevcut ancak okumak, hikâyeyi görsel olarak canlandırmaya çalışırken toplumun normlarının bizi ne kadar etki altında bıraktığına dair bir kanıt vadediyor.
    Kitap, mizah dergisinde tefrika edildiğinden bu tersine dünyada alt tabaka ele alınmış; dolayısıyla bir dil ve olay zenginliği oluşmuş. Önceleri kurgunun bir paralel evrende geçtiğini düşünsem de romanın yedinci bölümünde geçen bir kısımla yaşadığımız dünyanın ilerideki bir zamanını anlattığını yahut anlatıyor olabileceğini fark ettim.

    “Çok eski devirlerde dünya tersineymiş. Kadınlar kocalarına boynuz taktırır, erkeklere kaçar, erkekler karılarını döver, hatta bıçağını, tabancasını çekip vururlarmış.”

    Tersine Dünya, her ne kadar içeriği bakımından kültleşmiş olsa da, aşırı edebi bir roman değil; iki günde bitebilecek çerezlik bir kitap. Lakin diğer bir yandan da onu okumak, zihin egzersizi yapmak kadar zor zira o, sıradan hayatların sıra dışı anlatımına sahip bir roman. 


17 Nisan 2017

Fahrenheit 451 Kitap Yorumu


Arka Kapak Yazısı:

     Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. 

     "Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar." 
     Ray Bradbury gibi kitaplara âşık bir yazardan, kitapların birer kahramana dönüştüğü unutulmaz bir distopya...
     Yayımlanışının 60. yılını geride bıraktığımız bu ölümsüz eser, totaliter sistemlere, sansüre, baskıya yönelik en keskin eleştirilerden biri...
     Yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday, vazgeçilmez bir roman...

     Uzun zaman önce yakın bir arkadaşımın “Yazımlarınız benziyor.” demesinden midir yoksa Ray Bradbury’nin kendisi tarafından yazılmış önsözün etkisi midir bilmem ama kendimi yazara çok yakın, onu okumaya çok aşina olmuş hissettim. Belki de kitap sevgisinde buluşmuşuzdur, bilemiyorum.
   
    Kitabı akıcı buldum, hatta başlarda diyaloglar yoğun olduğu için daha hızlı gitti. Bunun dışında bazı noktalama hataları ve isim tekrarları vardı. Aynı ismi yahut hitabı yakın zamanlarda kullanmak benim yazarken kaçınmaya çalıştığım bir şey ve bazen beni zorluyor, belki de bu yüzden gözüme batmıştır.

     Karakterimiz Montag, bir itfaiyeci ve o dönemde Montag gibilerin yaptığı şey yangınları söndürmek değil, kitapları yakmak- zaten fahrenheit 451 de kâğıtların tutuşmaya başladığı sıcaklık derecesi.

     Okuyanlar bilir, kitabın başında karşılaştığımız Clarisse diye bir kız vardı ve ben bu kız ile ilgili farklı şeyler düşünmüştüm. Çok açmadan söylemek gerekirse başkarakterimiz Montag ile zorunlu bir şekilde karşı karşıya geleceklerine inanmıştım ancak olmadı. (Tahmin edilebileceği gibi Clarisse herkesten farklı bir kız.) Küçük bir açıklama yapmak gerekirse Clarisse kitapta katalizör görevi görüyordu. Bunun dışında içerikle ilgili hiçbir şey söylemeyeceğim, herhangi bir bilgi vermek istemiyorum. Değineceğim tek şey kurgunun, sonu da dahil her yönüyle, benim için tatmin edici olduğu. 

     İçerik dışındaki şeylere dönersek uzun cümleleri okurken bazen zorlandım. Böyle cümleler yazmayı seven biri olarak sorun, çevirmenin oluşturduğu cümle yapısından ve doğru kullanılmamış noktalama işaretlerinden kaynaklanıyor gibi geldi bana. Özellikle kitabın sonuna doğru betimlemelerde kullanılan uzun cümleler bana karışık geldi ancak diğer bir yandan Bradbury, Montag’ın aydınlanıp otoritenin baskısına boyun eğmeyi bırakmasına istinaden böyle bir şey yapmış olabilir- bu sebeple kitabı, ileride orijinalinden okumak isterim. Yine de bariz bir şekilde dilde kırılma olmadığından çok emin olamıyorum ve bana bunlar ufak hatalarmış gibi geliyor.

Düzenleme: Maalesef ki kitabı sevdiğimi yeterince belirtmemiş gibi hissettiğim için böyle bir şeye başvurdum. Fahrenheit 451 adı bilinen distopyalardan biri ve totaliter sistemi eleştiriş şeklini gerçekten sevdiğim bir roman. Kitabı gerçekten zevkle okudum, aynı zamanda içimde daha fazla Bradbury okuma isteği de var. Bir süre önce kendisinin "The Pedestrian" hikâyesini okumuştum. Çok sakin ancak anlamlı bir öyküydü ve benim çok hoşuma gitmişti. 
“Biliyorum, biliyorum. Hata yapmaktan korkuyorsun. Korkma. Hatalardan yararlanılabilir. Bayım, genç olduğum zamanlar, bilgisizliğimi insanların yüzlerine vurdum. Beni sopalarla dövdüler. O zamanlar kırkımdaydım ve kör aletim, benim için iyi bir keskinliğe ulaşıncaya kadar bilendi. Eğer bilgisizliğini saklarsan kimse sana vuramaz, ama hiçbir zaman öğrenemezsin.” *

“Otları sadece biçen adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.” **

… şimdi bir şeyleri içimize sindirecek vaktimiz olacak. Bir gün, içimize uzun bir süre için yerleştikten sonra, ellerimize ve ağızlarımıza gelecek. İçlerinden çoğu belki yanlış, fakat yeteri kadar doğru olacak. Bugün yürümeye başlayarak dünyayı, dünyanın nasıl döndüğünü, nasıl konuştuğunu ve gerçekten nasıl göründüğünü göreceğiz. Şimdi her şeyi görmek istiyorum ve onların hiçbiri, içime aldığımda benimle ilgili olmasalar da, bir süre sonra, içimde birleşerek ben olacaklar. Şu dünyaya bak, Tanrım, Tanrım, şu benim dışımdaki, orada, yüzümün önünde duran dünyaya bak; ona gerçekten dokunmanın tek yolu onu sonunda ben olacağı yere, kana karışacağı, günde bin çarpı on bin kez çarpacağı yere koymak. Onu öyle kavrayacağım ki, hiçbir zaman kaçamayacak. Bir gün dünyaya sımsıkı sarılacağım. Artık parmağımın üstüne bastım. Bu sadece başlangıç. ***



     *Ray Bradbury, Fahrenheit 451, İthaki Yayınları, s. 156-157
      
     **Ray Bradbury, Fahrenheit 451, İthaki Yayınları, s. 227

     ***Ray Bradbury, Fahrenheit 451, İthaki Yayınları, s. 233

19 Şubat 2017

Aylak Adam Kitap Yorumu


Arka Kapak: 
     Her şeye "karşı" duran, "karşı" çıkan, "karşı" olan bir adam... Aylak Adam... Bir adı bile yok. "C." diyor Yusuf Atılgan kısaca. 
     İnsan her şeye bunca "karşı"yken kendine de "karşı" olmadan nasıl sürdürebilir bir "karşı" yaşamı?
     C., sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik.
     Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.

[Kitabın sonuna dair herhangi bir bilgi edinmek istemeyenler ikinci paragrafı ("Her neyse," ile başlayan ve "...bir şeyler olmasını bekliyorsunuz." ile biten kısmı) atlayabilirler.]

   Uzun bir süre önce kitaba başlamış ve okuma eylemimin çok uzamasından rahatsızlık duyup kitaba geçenlerde yeniden başlamıştım. Bu sefer onu bitirdim ve kitabın sonunun mu yoksa bitirmiş olmanın mı şaşkınlığı içerisindeyim bilemiyorum. Sanki geçen sefer ulaştığım sayfaya geldiğimde dönüp üçüncü kez baştan okumuş olmanın ve bunu sürdürmenin arayışı içerisindeyim.
   Her neyse, oturup kitabı bitirdim ve gerçekten beğendim. Sonunda şaşkındım zira kitap sizi bir şeye yöneltiyor ve onunla ilgili bir şeyler olacağına inancınız tam. Fakat sonunda bunun olmadığını görüyorsunuz. Eğer dikkati kıran o ayrıntı olmasaydı kitabın sonu tahmin edilebilir olurdu ancak o kısım size bir beklenti veriyor ve durağan bir kitap olmasına rağmen bir şeyler olmasını bekliyorsunuz.
   Bu söylediklerim sizi aldatmasın, sonunda ne olacağının merakından okunan bir kitap değil Aylak Adam. Evet, sakin ilerliyor ancak olması gereken bu zaten. Genellikle bir bireyin üzerinde durulmuş ve bu yüzden çok fazla iç monolog var. Hatta bazı yerlerde C.’nin düşünceleri o kadar seri ve karışık ki neredeyse bilinç akışı gibi duruyor.
   Karakterimiz bir aylak, baba parası yiyen, işsiz bir adam. Kitap okumayı ve düşünmeyi seviyor. Kitabın sonlarına doğru Ayşe’ye kendisini açtığı kısım ilk defa bizi tam anlamıyla geçmişine götürüyor. İç monologlarda, yahut rüyalarında yakaladığımız şeyler ve hatta tikinin nedeni bile açıklanıyor. Bundan önce bildiğimiz tek şey babası gibi olmak istemediği. Beni şaşırtan başka bir kısım da buydu, C.’den beklemiyordum böyle bir hareketi.
   Roman C.’nin üzerine kurulu olsa da diğer karakterlerin bilinçleri veya hayatları bazı bölümlerde geçiyor: Güler’in yazdığı mektuplar ve B’nin gözünden anlatılan bir bölüm gibi.
   Kitabın sonlarına doğru fark etmeye başlıyoruz ki C. sadece kendisi gibi bir kadın istiyor. Sevgilisi olan kadınların tüm dallarını kırmak istemesi, kendisi gibi kimseleri olmasın diye uğraşmasının nedeni bu.
   Toplumu sevmiyor, kendisini o her günün alışılmış güvenliğinden soyutlamış birini arıyor karakterimiz.

   “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. … Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”*


   Sonuç olarak ben kitabı beğendim, ince dokunmuş psikolojik bir örgü de var. Çözümleme biraz daha bilgi birikimi gerektirdiği için benim yapabileceğim bir şey değil, en azından şimdilik. Ancak yazar zaten kitabın sonuna doğru neredeyse her şeyi vermiş. Yine de daha ayrıntılı bilgi isteyenler için bulduğum bir çözümlemenin linkini bırakacağım.*** (Kitabı henüz okumayanlar onunla ilgili bir şeyler öğrenmekten rahatsız olacaksa okumamasını öneririm.)




   “Yoksa her şey ben olmadığım zaman benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?”**

  *Yusuf Atılgan, Aylak Adam, YKY, s. 149
  **Yusuf Atılgan, Aylak Adam, YKY, s. 11



24 Aralık 2016

Bir Edebiyat Adası: Yaşar Kemal Sempozyumu (Kitaptan Alıntılar)

   Eğer diyarlar instagram hesabını takip ediyorsanız görmüşsünüzdür: Cuma akşamı, başlıkta adı geçen sempozumun açılışına katıldım. Nilüfer Belediyesi, harika bir fikir ile sempozyumda okunacak/üzerinden geçilecek yazıları kitaplaştırmış. Küçük bir inceleme yapacağımı söylemiştim; kitap tam üç yüz elli sayfa olduğu için başındaki birkaç yerden alıntıları sizinle paylaşacağım.
  
   Kendisini bizzat göremediğim ve tanıyamadığım için bende fazlasıyla hüzün uyandıran biridir Yaşar Kemal ve -kuşkusuz- adını ne zaman ansam zihnimde barış canlanır. Özellikle bu günlerde, belki her kötü şeyin arttığı belki de dünya her zamanki gibi işlediği ancak benim olanları yeni fark ettiğim günlerde, Yaşar Kemal’i yaşamak buruk bir gülümseme bırakıyor yüzümde. Özdemir İnce’nin de 1992 yılında yazdığı gibi “Yaşar Kemal Türkiye’dir!” ve hatta cuma akşamı söylediği gibi “Yaşar Kemal dünyadır!”
   Zira usta yazar insanı anlatmıştır ve Murat Gülsoy, Büyübozumu kitabında (Yaşar Kemal’den tamamen bağımsız olarak) “Bir insan tüm insanlığın özetidir.” der. (Bu eğer planladığım gibi giderse ocak ayında kullanacağım ayın kelimesine uyan ve ele alacağım bir cümle aynı zamanda.)

   Sempozyum, önce Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in, ardından da Nilüfer Kütüphaneler Müdürü Şafak Pala’nın konuşmasıyla başladı. Pala, konuşmasında yazarın kendisinden bir alıntı yapmış. Yaşar Kemal, Adana’da kendi adı verilen bir kültür merkezi açılışında, “Biz burada hep bir arada ve mesut yaşadık. Herkes bunu dinlesin. Bütün Türkiye benim köyüm gibi olsun.” demiş.
   Yine kendisi “Mecbur insanları çok düşündüm. Mecbur insanlar üzerine çok okudum. İnce Memed buradan doğdu. Dünya öküzün boynuzları üzerinde durmuyor. Dünya mecbur insanların omuzları üzerinde duruyor. Biri de İnce Memed’tir bu insanların.” şeklinde bir açıklamada bulunmuş.

   Konuşmada geçen ve alıntılamak istediğim son bir paragraf daha var:

   Yaşar Kemal’in yazarlığının kendine has özellikleri vardır. Yazarlığını bir cümleyle tanımlamamasını isteyen Financial Times’tan bir İngiliz gazeteciye, “Ben değişimlerin romancısıyım der.” Değişimlerin romancısı olduğunu Mübeccel Kıray’a da ayrıntılı olarak açıklamıştır. “Benim gerçeğim doğayla birlikte insanın nasıl değiştiğidir. Üstelik ilk defa dünya romanında sınıflarla birlikte doğanın değiştiğini ve sınıfların suretini aldığını işledim… Bilimsel olarak feodal düzenin doğası şudur; kapitalist ilişkilere geçenin doğası şudur. Bunları dünyada ilk söyleyen adam benim. Feodal düzenden, kapitalist sisteme geçerken doğa da onunla birlikte değişiyor. Hatta doğa daha çok değişiyor. Üç sene içinde Çukurova’da börtü böcek kalmadı. Bataklıklar, karaçalılıklar, ormanlar yok oldu. Ceylanlar da yok oldu. Otuz bin ceylan gelirmiş Çukurova’ya. Çukurova’da ne ot kaldı ne ocak. On sene içindeki bu değişimi ben gözümle gördüm. Ne Tolstoy, ne Balzac bunu gördü. Ben şanslıyım bunu gözümle gördüm.”

   Ardından gelen Feridun Andaç’ın “Yaşar Kemal’i Anlamak” adlı kısa yazısından birkaç cümle seçersem bunlar “Düşsel gerçekçi çağdaş bir anlatıcıdır Yaşar Kemal.” ve “Onun yapıtlarının tözünde var olan en temel olgu bu: Buluşturmak. Sözü yazıyla, geleneği modernlikle, insanı doğayla, insanı insanla buluşturmak yazı adasının en temel yanıdır.” cümleleri olur.
  
   Yaşar Kemal ile ilgili söylenecek binlerce şey, sırf ona yazılacak binlerce sayfa varken cımbızladığım bu cümleler tabii ki onu anlatmak için yeterli değil ancak –özellikle benim gibi gençler başta olmak üzere- kendisini anlamamız için bir başlangıç.   

   Birkaç alıntı paylaşacağım son kısım Özdemir İnce’nin “Yaşar Kemal Türkiye’dir” yazısı. Amatör bir yazar olarak edebiyat geçmişiyle ilgili birkaç şey öğrendiğim hoş bir yazıydı bana kalırsa.

   Göstergebilimi*, yapısalcılığı** Batı’da yanlış anlayanlar oldu, ama Türkiye’deki kadar büyük boyutlarda değil. Geleneksel romanı sürdürdüğü için Yaşar Kemal’i hiç kimse Fransa’da ya da başka bir ülkede küçümsemedi. Tam tersine Yaşar Kemal 70’li ve 80’li yıllarda giderek büyüdü, daha doğrusu büyüklüğü anlaşıldı. Türkiye’de ise Yaşar Kemal’in pabucunu dama atıyorlar, küçümsüyorlardı onu. Romancı dediğin Jorge Luis Borges, Italo Calvino, Georges Perec gibi yazmalıydı. Ben kendi adıma, Yaşar Kemal’i de, bu üç yazarı da severim: Georges Perec 1965 yılında Les choses’u (Şeyler, Nesneler) yayımladığı zaman hemen okudum; Calvino ve Borges’i de en az otuz yıldır okurum. Elbette Yaşar Kemal’e göre bir başka türlü yazıyorlar; ama onu yok etmiyorlar, onun içinde bulunduğu geleneksel kanalın önünü tıkamıyorlar; tam tersine onun yazma tarzının iyice belirginleşmesine katkıda bulunuyorlar. Hiçbir yazar başka bir yazarı ve yapıtını ortadan kaldırmak amacıyla yazma, “kendisi gibi” yazar. Bazı dönemler gelir, bazı beğeniler ve bazı tarzlar ve biçimler öne geçer gibi olur; ama bu öne geçmeler bir çağın temsilcisi, aksine o yazarların gerçek değerlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunurlar. Ne Yeni Roman, ne Beat Generation, ne minimalistler geleneksel çizginin önemini azaltmışlar ve onu yürürlükten kaldırmışlardır. Tam tersine, tarlanın da, tohumun da geleneksel romanda olduğunu kanıtlamışlardır. Gerçek yazarlar, yeni olanaklara “mal bulmuş Mağribî” gibi sarılmazlar, ondan yararlanırlar.
   Ne Yeni Roman, ne Beat Generation, ne minimalist romancılar, ne Borges, ne Calvino, ne Perec, Yaşar Kemal’in önemini azaltmıştır. Tam tersine, onların karşısında ve onların yanında İnce Memed’lerin, Akçasaz’ın Ağaları’nın, Kimsecik’lerin ve öteki romanların gerçek büyüklüğünü kavrayabiliriz. Bu büyüklük bir Tolstoy, bir Dostoyevski, bir Balzac, bir Stendhal, bir Faulkner, bir John Dos Passos büyüklüğünden hiç geri değildir ve hiç çekinmeden ve kuşku duymadan söyleyebilirim, bir Gabriel García Márquez, bir İsmail Kadare büyüklüğünün epeyce önündedir. Edebiyatta böylesine karşılaştırmalar yapmanın saçmalığını elbette biliyorum, ama bu ülkenin, bu dilin yetiştirdiği en büyük yazarlardan birinin kendi ülkesinde gerçek değerinin bilinmemesi, bilinmek istenmemesi böyle bir saçmalığa başvurmama yol açıyor. Şunu bilmekte yarar var: günümüz Türk edebiyatının dünyada ciddiye alınmak için Yaşar Kemal’in büyüklüğüne gereksinimi vardır.
  
   Bu geniş iki ana paragrafa ek olarak birbirinin devamı olamayan iki alıntı daha ekleyip yazıyı bitiriyorum.

  Biçime önem verdiklerini ileri sürenlerin “kâtip” gibi yazdıkları bu ülkede, gerektiğinde bağlanmaktan kaçınmayan Yaşar Kemal, Türk dilini özgürleştiriyor, kanatlandırıyor, coşturuyor. Yaşar Kemal’i okurken Türkçe’nin büyük bir dil olduğunu anlıyoruz.

   Alain Bosquet, Yaşar Kemal’e “Siz toprağını simgeleyen bir yazarsınız. En azından Batı yazınında ender rastlanan bir olgudur bu.” diyor.

   Haklıdır Alain Bosquet, çünkü Yaşar Kemal Türkiye’dir! 

9 Kasım 2016

09.05




   Bugün kendime üç kelime seçtim, rastgele açılan sayfalar arasından gözbebeğime yansıyan “irin” kelimesi, insanların hastalıklı düşüncelerini nitelemek için varmış gibi hissettim. Uzun zamandır insanların klavye arkasına sığınıp düşünmeden “konuşmasına” karşı bıkkınlık hissediyorum. İd ile süperegoyu dizginleyen egolarını kaybedip bugünlerde herkesin diline pelesenk olmuş ego kelimesinin anlatmak istediği şeye bürünmüşler sanki.
   Yarın, on kasım, herkes Atatürk’ten bahsediyor. Mustafa Kemal’i kaybetmenin acısını -hem de onu hiç görmemiş insanlar olarak- taptaze yaşamamız ne kadar da göz yaşartıcı.
   Haydi bu günlük Mustafa Kemal’i kaybetmekten öte onun eserlerini nasıl kaybetmekte olduğumuzu konuşalım.
   Amatör bir yazar olarak çok şey gördüm, herhangi bir eleştiride “O zaman sen daha iyisini yaz.” diyenlerle karşılaştım. Bugün ülke ile ilgili memnuniyetsizlik dile getirildiğinde “Git o zaman!” diyenler aynı zihniyetin yeşertileri.
   Bu ülke gelip geçici bir hükümetin değil, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ündür. Saygının ve sevginin onardığı toprakları yıkıp geçerken geri kalan tüm erdemlerimizi elimizden almaya çalışan ışık almamış dimağlar var.
   Üç kelimem var, deneme yazmam gerekirken bu sayfaya yıkıntıları döküyorum, kelimeleri kendime saklayıp saklamama konusunda bir çekişmem var. İnsanlar, sadece yaşamak için yaşıyorlar, insan olmak için değil. Konuşmak için konuşuyorlar. Midelerini değil de gözlerini doyurmak için yiyorlar. Onlar yapıyor, siz yapıyorsunuz, biz yapıyoruz.
   Başladığım noktaya geri dönüyorum; bir mini trenin yan yatmış sekiz üzerindeki bir turunu tamamlayışı gibi, her yerde geçen 1938 sayısının sekizinin yan yatmışı.
   Mustafa Kemal Atatürk yaşamak için yaşamadı; barış için, özgürlük için, adalet için yaşadı. Ve biz onun uğruna yaşadığı şeylerden mahrum kalmanın bir adım gerisindeyiz.
   Yarın, saat dokuzu beş geçe herkes durduğunda umarım her şey öyle kalır. Romantik anların büyülü cümlesi gibi, sonsuza dek o anı yaşamak.

   Sonsuza dek Mustafa Kemal’i yaşamak ve uğruna yaşadığı şeyleri kaybetmemek adına bir adım daha atmamak. 


irin, tatminkâr, selam. 

12 Ekim 2016

Giriş



   Belki ilk yazıma masallardan bahsederek başlamamı bekleyenler olabilir. (Şu anda benden herhangi bir yazı bekleyen olmadığını bilmeme rağmen böyle bir cümle kurmamın sebebi ileride diyarlar’ın Instagram hesabını görüp bunu okumaya başlayanlar olabilecek olması- ki olmasını umuyorum.)
   Lakin ben her hikâyenin masallardaki diyardan farklı olmadığını ve hatta bunun ötesinde bizim kendi her saniyemizin paralel evrenlerden sekip bize geri dönen yansımalarının Harikalar Diyarına bin basabileceğine inanıyorum. Her zaman sürrealist yönelimler göstermem kaçınılmaz. Öyle olmasa karşıt iki fikrin ikisini de savunabilme zevkine erişemezdim. Zira kafalarımızın arada doldurulması gerek.
   Öyleyse neden her altını çizip kitabımın damarlarını ortaya çıkartmamda bana yol gösteren o cümlelere uzun uzun yazılar yazmayayım? Sayfalarca anlamlar içerdikleri için değil, bir insan beyni bir cümleden sayfalarca anlam çıkartıp zıt fikirleri savunabildiği ve yeri geldiğinde onları birbirine dolayıp hiçbir şeye sahip olmamaktansa her şeye sahip olmanın hazzına ulaşabildiği için.

   Platon, idealar kuramını yaratan ve İslam dünyasında Eflatun olarak da bilinip sevilen filozof. Kendisi sanattan hoşlanmaz. Hatta bildiğim kadarıyla ütopya, yani güzel gelecek tasviri, olarak yazılmış “Devlet” adlı kitabında sanatçıya yer yok. (Kitaplığımda var ancak henüz okuyamadım. Tabii okuyamadıktan sonra kitaplığımda olup olmamasının bir önemi olmuyor. İlkel vicdan rahatlatma.)
   Çünkü Platon, var olan her şeyin bir yansıma olduğunu iddia eder; böylelikle sanatçı onu sanatına yeniden aksettirmiş olur ve filozof da bunun yanlışlığını savunur.
   Sanırım dokuz yaşında bir sanatçı olmaya karar vererek Platon’u yeterince üzmüştüm, hem de o zaman bu işin zevkine bile varmamıştım. Şimdi yansımanın karesi olan eserlerdeki dünyaların kendime göre karekökünü alacağım. İşin en ütopik boyutu da sayıların ve kelimelerin katlanacak olması.
   Eğer matematiği pek sevmiyor iseniz size tek bir cümleyle özetleyeyim- tabii öncesinde en azından okumaktan hoşlandığınızı umut ediyorum.
   Diyarlara hoş geldiniz.

   Herhangi bir zevkin çatısı altında toplanmayı reddetmiş ve birbirlerinin farklılıklarını savunmayı neredeyse ilke edinmiş, tuhaf, belki de en normal insan topluluğunu bir gün oluşturmamız dileğiyle. 


Copyright © di-yar-lar | Powered by Blogger

Design by Anders Noren | Blogger Theme by NewBloggerThemes.com